Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Sıfırcılar neden sıfır çekti
Mesaj: #1
Her yıl üniversite sınav sonuçlarının açıklanacağının duyurulmasıyla birlikte bir milyon küsur öğrenci ve onların muhtelif milyon küsurlu sayılara ulaşan yakınlarını tatlı bir telaş alır. Ne olacak kaç puan gelecek ve benzeri sorulara yanıt alınacaktır, ve yine önümüzdeki yıl ve yıllarda neler olacağı kaba taslak ta olsa belli olacaktır.
Yani dananın kuyruğunun koptuğu günlerden biridir o gün. Bizim zamanımızda sadece gazetelerden öğrenilen bu sonuçları sabahın köründe arkadaşların getirdiği gazeteden tararken nasıl dizlerimin titrediğini hala unutamam. Sınava girerken yaşadığım heyecan yanında solda sıfır kalırdı. Ama galiba bir de değil sonuçlar açıklanırken, bu sınava daha girerken bile herhangi bir heyecan duymayan bir grup var. Burada az puan alacağını tahmin edip heyecan duymayanları filan kastetmiyorum. Belki sınavda farklı başarı seviyelerinin olabileceği oldukça normal olarak karşılanabilir ve daha az puan bekleyenler bir heyecan duymayabilir. Ama bir de hafta içinde gazetelere sıfırcılar olarak yansıyan bir grup var ki, gerçekten de alakaya değer. Bu grup yaklaşık 8800 kişiden oluşuyor ve her iki alanda da tek bir doğru yanıtları olmadığından dolayı puanları dahi hesaplanmamış. Zorla sınava sokulmuşlardır, iş olsun diye girmişlerdir ve benzeri nedenlerin kısmi bir açıklayıcılığı olsa da sanırım 8800 kişinin tamamını açıklamayacaklardır. Yani ortada ciddi bir sorun vardır ve sonrasında yıllardır varolduğunu öğreneceğimiz bu sorun için bu güne kadar fazla da bir şey yapılmamış olması daha da ciddi bir sorundur. Elin adamı başarısız okullarda başarısızlığın nedenini anlamak için müfettiş gönderir, gerekirse müdür değiştirir, olmadı öğretmen değiştirir, olmadı destek sağlar: Baktılar ki okulun tutar yeri kalmadı, okulu yerle bir eder, öğrencilerini diğer okullara dağıtır. Bunları da ulusal sınavların sonuçlarını temel alarak yapar.
Bu durumun ortaya çıkması sonucunda gazetelerde (Radikal, 24.7.2002) ÖSS'de sayısal ve sözel puan türlerinin her ikisinde de sıfır puan alan 8 bin 800 öğrenci için Milli Eğitim Bakanlığı’nın özel komisyon kurduğu yolunda haberler çıktı. Yeni Milli Eğitim Bakanı Necdet Tekin’in "Ben bu işi anlamadım. Bunlar nasıl sıfır alabilir?" diyerek YÖK Başkanı Kemal Gürüz, ÖSYM Başkanı Fethi Toker ve bürokratlarını eleştirdiği ve "Çocuklar mı yoksa biz mi yanlış yapıyoruz? Bu bilinmeli. Sorun neredeyse, bulacağız. 8 bin 800 öğrenci sıfır alıyorsa ciddi sorunlar var demektir" şeklinde bir açıklama yaptığı kaydedildi.

Açıkçası yukarıdaki haberi ilk okuduğumda Bakan Tekin’in YÖK ve ÖSYM Başkanlarını neden eleştirdiğini anlayamadım. Çünkü bu kişilerin ve işgal ettikleri makamın bu başarısızlıktan sorumlu tutulamayacağı oldukça açık. Çünkü birisi adı üstünde yüksek öğrenimden sorumlu diğeri de ilk ve orta öğretim sonrası üniversiteye girmeyi amaçlayan öğrencilerin seviyesini tespitten. Ama bakanın kendi bürokratlarını eleştirmesi oldukça haklı. Neden derseniz deyin ortada ciddi bir sorun var ve bu sorun yıllardır orada ve yine yıllardır bu sorunun üzerine gidilmemiş durumda. Bu durumda yukarıdaki haberi okuduğumda içimden “günaydın” dedim, demek ki yıllar sonra ilk defa MEB eldeki verilere dayanarak okullar hakkında performans değerlendirmesi yapacak, verilere dayanarak sorun tanımlamaya ve bu şekilde sorun çözme yolunda adımlar atmaya başlayacak. Arkası gelir mi gelmez mi bilinmez ama bu ilk adım bile benim için oldukça önemli. Çünkü kamu politikaları bağlamında memleketin sorunlu alanlarından biri olan eğitim alanında varolan sorunları tanımlamak için bir adım atılmıştı ve bu da önemli bir adımdı.

Her neyse bir gün sonraki Radikal’de Hilal Köylü imzasıyla verilen haberde de aynı konu irdelenmeye devam edilmiş. Özellikle de bu sorunun yeni bir sorun olmadığı ama buna rağmen bugüne kadar bu sorunun çözümü için herhangi bir adımın atılmadığı ortaya çıkmış. Bakanın "Nasıl olur da 8 bin öğrenci sıfır alır?" şeklindeki tepkisi sonrasında sıfırcıların ilk kez bu kadar yüksek olmadığı da fark edilmiş. ÖSYM'den "Geçen yıl da 9 bin 319 aday sıfıra yakın puan aldığı için hiçbirinin sayısal ve sözel puanları hesaplanamadı" yanıtını alan bakan, bakanlık yetkililerinin hiçbir şey yapmamasına da şaşırmış. Kanımca bu tepkiler hemen her normal insanın vermesi gereken türden tepkiler. Çünkü ortada bir sorun var ve bu sorunu çözmekle mükellef bu kurumda ne bir ses var ne de bir seda. Zaten hep öyle değil midir? Devlet okullarında yıllarca yabancı dil öğretilen öğrencilerimiz bir yabancıyla karşılaştıklarında dut yemiş bülbüle dönerler. Demek ki öğretmenler öğretiyor-muş gibi yapar, öğrenciler de öğreniyor-muş gibi. Ama bu önemli bir sorun değildir. Çünkü kağıt üzerinde her şey yolundadır. Teftişler, başarı belgeleri filan tam tekmildir. Yine X Lisesi ÖSS’de dökülür, ama sorun değildir. İlgilenmeye değmez. Özel Dershaneler okulda öğretilenleri bir kere daha tekrarlayan destek kursları açarlar, öğrenciler kapılardan taşar. Acaba neden? Tamam, amacım “neremiz doğru ki?” edebiyatı yapmak değil, ama yine de dayanamıyorum. Memlekette kağıt üzerinde her şey yolunda gider görünürken amma ve lakin rakamlar bize gerçekleri gösterirken bu rakamlardan zerre kadar tınmayan bürokratların hala daha hiçbir şey yokmuş gibi işlerine devam etmelerine tahammül edemiyorum. Bu yüzden Bakan Tekin’in verilerle içli dışlı ve sayısal yöntemler alanında uzman bir İşletme Profesörü olduğu düşünüldüğünde, yukarıda bahsettiğimiz tepkiyi vermesi oldukça normal.

Peki yapılacak olanlar neler? Gazetelerden öğrendiğimiz kadarıyla öncelikle soruşturmalar açılacak. Bakanlığın varsayımı şu ki bu öğrenciler haksız yere sınıf geçirilerek lise sonlara kadar getirildi ve bu durumdan sorumlu tutulan yani haksız sınıf geçirmeye karışan yönetici ve öğretmenler eğitim sisteminin dışına çıkarılmalı. Bu yaklaşım sanırım oldukça tartışma yaratır. Çünkü bu eğitimciler ve yöneticiler bu konuda sorumlu olsalar da varolan bir şablonun içinde çalışıyorlar ve bu şablonu başkaları belirliyor, mesela Milli Eğitim Bakanlığı bürokratları. Yine bu sonucun ortaya çıkmasında, yani bu kadar öğrencinin haksız bir şekilde sınıf geçip üniversite kapılarına kadar gelmesinde, rol oynayan diğer aktörleri de, örneğin “şartsız kurul” hakkı tanıyan siyasal kararların altına imza atanları, kendi sistemleri dışına atmaya kalkarsak memlekette siyasetçi kalmaz.

Bu bağlamda yapılması gereken sorunlu tüm alanları açığa çıkarmak olmalı ve bunun için de veriye ihtiyacımız var ve bu veriler de ancak ve ancak öğrencilerin seviyesini ölçen merkezi seviye tespit sınavları yoluyla olur. Zaten Bakan Tekin’de bu konuyla ilgili özel bir komisyon oluşturmuş ve liselerdeki eğitim programlarının yenilenmesi, öğrencilerin belli dönemlerde 'ölçme ve değerlendirme' sınavlarından geçirilmesini istemiş. Sınavların sonuçlarına göre liselerdeki ders yükünü ağırlaştırmayı, öğrencilerin yeteneklerine göre ayrılmasını ve özel eğitim programlarına tâbi tutulmasını sağlamak için sistem arayışına giren Bakanlık Talim ve Terbiye Kurulu da, liselerdeki sisteminin yenilenmesinden sorumlu tutulmuş. Bu da oldukça güzel bir adım. Özellikle varolan sorun alanlarının tanımlanması açısından oldukça önemli. Çünkü veri olmadan herhangi bir sorunu tanımlamanız imkansız. Ama kanımca bu çabalar da yeterli değil. Peki neler yapılmalı?

Maalesef milli eğitimle ilgili sorunların çözüm yollarının bu yazının sınırları dahilinde tartışılması imkansız. Ama bir iki noktaya değinmemiz gerekirse, varolan sorunları fark eden ve bunları çözmek için gereken adımları atan yaklaşım desteklenmelidir. Çünkü bu güne kadar karar vericiler hep kulağının üzerine yattılar. Ancak unutulmamalı ki bu sorunlar tanımlanırken yapılacak hatalar sorunların çözümü sürecinde çok daha vahim sonuçlara neden olabilir. Bu sorunlar ne bir iki öğrencinin kayrılmasıyla ilgili ve sınırlıdır ne de müfredatta yapılacak bir iki düzenleme ile çözülebilecek sorunlardır. Bu yüzden varolan yaklaşımların tamamının ciddi bir muhasebesinin yapılması şarttır. Bir kamu politikası olarak milli eğitimin sorunlarını çözmek istiyorsak öncelikle mevcut politikaların bir çözümlemesinin (analysis of policy) yapılması gereklidir. Bunun içinse önceliklerin ve rehber ilkelerin neler olduğu belirlenmeli ve bu ilkeler ışığında gereken çözümleme yapılarak sorun aanları tanımlanmalı ve yine tanımlanan sorun alanları ve ilkeler doğrultusunda bir senteze gidilerek yeni eğitim politikaları belirlenmelidir (analysis for policy). Bütün bu çalışmalar verilerin ışığında ve katılımcı bir yapıda konuyla ilgili tüm tarafların katılımıyla gerçekleştirilmelidir. Çünkü yukarıda da belirttiğimiz üzere, yanlış tanımlanan sorunların çözümü imkansızdır. Ayrıca eğitim sistemi de ekonomik sistemden ve varolan eşitsizliklerden bağımsız olarak düşünülmeden değerlendirilmelidir. Yani hem ekonomik ve bölgesel farklılıkların eğitimdeki fırsat eşitliği üzerine düşen derin gölgesi de göz ardı edilmemeli, hem de bütçeden milli eğitime ayrılan pay (ekonomik enstrümanlar) belirlenen politikaların uygulanmasını destekler mahiyette olmalıdır. Biliyorum, kendim de sevmediğim halde, çok fazla –meli, -malı eki kullandım, ama ne yapalım, kırk yılda bir “ortada bir sorun var ve bu sorunun üzerine niye gidilmiyor” diyerekten asli işini yapmaya çalışan bir bakan var. Doğru, süresi çok az, ama biz doğru söyleyenleri desteklemezsek, eksiklerini söylemezsek ve öneriler getirmezsek, sonrasında da eleştiri için ağzımızı fazla açmamamız gerekir. Bizimse susmaya niyetimiz yok. Hele Türkiye’nin yanlış tanımlanmış sorunlarla boğuşmaya hiç zamanı yok.
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
|
Cevapla 


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir