Cevapla 
 
Değerlendir:
  • 0 Oy - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bilim mi Bakış açısı mı?
Mesaj: #1
Epistemoloji; insanın bilgiye ulaşmada kullandığı yöntemdir. Sözlük anlamı olarak nedir? Bir konu üzerinde bilinen şeyler,malumat. Bilgiyle birlikte kültür de gelişme göstermiştir. Yeme, içme ve davranışlarımızı etkilemektedir. Acaba gerçekten bilim kültürün odağımıdır? Bence odağıdır ama diğer yandan ekonomik değerlerle, insancıl değerleri karşı karşıya getirmemelidir.
Bilim adamları, sanatçı ya da müzisyenlerin uğraştıkları konuların özünde bilim yatmaktadır. Bilim adamlarının uğraştıkları konularda, yaptıkları çalışmalarda bilgi gerekmektedir. Sanatçı ve müzisyenlerde ise yeteneğin yanında bilimin de olmasıyla başarı sağlanabilir.
Analoji; makine benzeşimi.’’Zaman gösterme yeteneği saatin yalnızca parçalarına ilişkin değil. Bütünüyle saatin ortaya koyduğu olgudur.’’

Kesinlikle katılıyorum. Saati parçalarsak hiçbir küçük parçasıyla saatin kaç olduğunu öğrenemeyiz. Eleştiri ve nesnel bilimsel bir tavırdan yana olanlarca deneylerine kuşku düşürülmüş olan Hawthorne’a şu dört noktada katılıyorum
*Çalışan kişinin davranışlarını anlamak için mutlaka o kişinin içinde ve kişinin dışında bulunan çevresini, ortamını incelemek lazımdır.
*Çalışma durumu toplumsal koşulların etkisinde olduğu kadar dış etkenlerinde etkisindedir.


*Hawthorne deneyleriyle sorunların yalnızca nezaket, tekdüzelik gibi nedenlere dayanmadığını belirlemiştir. Aynı zamanda toplumsal nedenlere de dayanmaktadır. Her bilim adamının etkisi gibi Hawthorne’da insancıl psikologlara yol göstermiştir.


Fromm’a göre insanları makinalar yönetmeye başlamıştır. Sonuç olarak da insanı insanlıktan çıkarıp, kendisine, çevresindekilere karşı yabancılaşmasını sağlamaktadır fakat insancıl psikologlar, insanların bu çıkmazı aşabileceklerini savunuyorlardı. Bu alanda en iyi çalışmayı Maslow yapmıştır, çünkü odak noktası olarak insanı seçmiştir. Maslow insanın psikanaliz gelişimini beş aşamada çok başarılı bir şekilde açıklamıştır. Bu aşamalar sırayla her insanın ihtiyacı olan yemek, içmek, belirli bir gelir düzeyi fizyolojik gereksinmeler.

İkinci, üçüncü ve dördüncü aşamalarda toplum içinde yer edinme, çevresindeki insanlar tarafından saygı ve sevgi görmek,toplumda yer edinmek gibi toplumsal gereksinmeler ve son aşamada kişi artık bütün herşeye sahip, toplum içinde yer edinmiş, sevgi, saygı gören mutlu ve doyuma ulaşmış bir birey haline gelir.


Sonuç olarak ortaya kendini yetiştirmiş,mutlu,özgür bir birey çıkmaktadır.İnsanları hayvanlarla aynı kategoriye sokmamamızın da bir sebebi, hayvanların sadece fizyolojik ihtiyaçlarının olması fakat insanların fizyolojik ihtiyaçlarının yanında bir de statü, sevgi, saygı, mutluluk, hür düşünce, yenilikçilik gibi fikirlere sahip olmasıdır. İnsanı insan yapan etken de budur. Dolayısıyla insancıl psikologlar asla hayvanlarla insanların aynı öneme sahip olduklarını savunmazlar.


Maslow’un kuramına göre yetişen kişiler, toplum içinde mutlu bireylerdir ve bu bireylerin oluşturduğu toplumlarda yüksek sinerjili toplumlardır. Yüksek sinerjili toplumlarda kişiler birbirlerini pozitif etkilerler ve daima daha iyiye daha ileriye yönelirler. Ancak düşük sinerjili toplumlarda kişiler birbirlerini kötü etkiler ve negatif enerji verirler. Gelişmekte ve geri kalmış ülkeler düşük sinerjili ülkelerdir. Amerika gibi gelişmiş ülkeler ise yüksek sinerjili ülkelerdir. Frans Boas’ın ‘’Hiçbir kültür diğerinden üstün olamaz, yalnızca farklı olur.’’ görüşü tartışılabilir. Bu düşünceye kesinlikle katılıyorum. Doğu kültürüyle batı kültürü asla aynı olamaz. Yaşanılan yerin şartlarına göre insanların kültürleri değişir. Türkiye içinde Urfa’ daki bir annenin çocuk yetiştirmesiyle ;İzmir’de yaşayan bir annenin çocuğunu yetiştirmesi aynı olamaz. Doğu’da bir kızla bir erkeğin el ele gezmesi hoş karşılanmazken, İzmir’de bu olay hiç de ters algılanmaz.
Kültürümüzü içinde bulunduğumuz ülke, çevredeki insanlar, geçmişimiz (tarihimiz) etkiler.’’Kızım Olmadan Asla’’kitabında da olduğu gibi Amerika’lı bir bayan her ne kadar kocasını ve çocuğunu sevse de yaşadığı yerdeki kültüre uyum sağlayamadığı için sevdikleri bırakıp kaçtı.Bu olayı şöylede açıklayabiliriz; suyu hiç sevmeyen bir bitkiye çok su verirseniz ölür ya da güneşi çok seven bir çiçeği karanlığa terkederseniz solar.

Aslında bilim bakış açısına da bağlıdır.Meksika Sierrasında olduğu gibi.Bir balıkçının deniz ortamındaki bakışıyla,bilim adamının laboratuvar ortamındaki bakış açısı çok farklıdır. Balıkçı Meksika Sierrasının rengine, yüzgeçlerinin farklılığına, balığın deniz yüzeyindeki hareketine bakarken; bilim adamı sadece Meksika Sierrasının sırt yüzgecindeki kılçık sayısına ve bilim adına yararlı olabilecek değerlerine bakar.Yaptığı işe duygusallık katmaz.
Aynı şekilde yarım düzine arıyla, bir o kadar sineğin olduğu şişe olayında bence arıların yapmaya çalıştıkları muhteşem. Her zaman zoru, araştırmayı seçen arıların yanında sineklerin kolay yolu bulup şişeden direk çıkmaları gene kolay yolu seçtiklerini gösteriyor fakat bu demek değil ki zoru denerken ölelim. Önemli olan çabadır mutlaka fakat arılarda birkaç defa denedikten sonra sinekler gibi direk çıkış yolundan kaçabilirlerdi.Hırslı, azimli ve de başarılı olalım derken sağlığımızı da düşünmeliyiz. Sayın Vehbi Koç’un konuk olarak katıldığı bir televizyon programında kendisine başarısının sırrını sormuşlardı. Şöyle bir cevap verdi.’’Eğer hayatta sağlığınız varsa bir kenara bir rakamını yazın. Eğer işiniz varsa o bir rakamının yanına bir de sıfır ekleyin.Eşiniz varsa bir sıfır daha ekleyin.Çocuklarınız varsa bir sıfır daha. Bu rakam bu şekilde büyür gider. Eğer sağlığınızı kaybederseniz;bir rakamı gider ve elinizde bir sürü işe yaramaz sıfırlar.’’
Beni bu dersin başladığı günden beri en çok etkileyen ve tartışırken en keyif aldığım yazı kazların duyarlılığı adlı yazı olmuştur.Grup halinde uçan kazlardan bir tanesinin öne geçmesi ve diğerlerine yol göstermesi, cesaret vermesi ve yorulunca tekrar başka bir kazın öncülük etmesi gerçekten muhteşem. Bu düzeni keşke ülkemizde de uygulayabilseydik. Yaşlı kaz arka tarafa geçse, yerini kanatları daha kuvvetli olan genç kazlara bıraksa, insanlar birbirlerine pozitif enerji verse, ortak hedeflere sahip olsak. Kısaca düşük sinerjili bir toplum yerine yüksek sinerjili bir olsak.

Amerika’nın yaşadığı olay Türkiye’de gerçekleşmiş olsaydı; sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum.Birbirini pencereden atan insanlar. O karmaşada hırsızlık yapmaya çalışanlar ve tabi sonuçları...Ama küçük bir grup olarak da düşünsem ben işyerimde bu enerjiyi hissedebiliyorum. Belki de hepimizin genç olması, ortak hedeflerimizin bulunması ,kültürlü oluşumuz ve en önemlisi kendimizle barışık olmamız diye düşünüyorum. Benim işyerim Türkiye’deki deniz kızı bana göre...
Eğer sinerjimiz yüksek olursa aşamayacağımız engel yoktur. Konu gerek bilim, gerek sanat gerekse Selami hocamızın dersi olsun...
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
|
Cevapla 


Forum'a Git:


Konuyu görüntüleyenler: 1 Misafir